Bir gece, birkaç çarşaf ve “maksimum güvenlikli” bir cezaevi
Cumartesiyi pazara bağlayan gece, Milano’daki Opera Cezaevi’nde herkes için sıradan bir nöbet daha başladı. Ama 41 yaşındaki Taulant Toma için değil.
Toma, maksimum güvenlikli bölümde tutuluyordu. Kâğıt üzerinde “kaçmanın imkânsız” olduğu bir ortamda, karanlığı ve vardiya değişimi sırasında yaşanan dikkatsizliği fırsata çevirdi.
İddiaya göre:
Hücresinin demir parmaklıklarını testereyle kesti,
Birkaç çarşafı birbirine düğümleyip improvize bir ip yaptı,
O ipten sarkarak hücre penceresinden aşağıya indi ve gecenin karanlığında izini kaybettirdi.
Toma, çeşitli suçlardan aldığı ve Ekim 2048’te bitecek uzun hapis cezasını çekiyordu. Şimdi ise tüm ülke genelinde aranıyor; valilik, kontrol noktalarından iç sınırlara kadar geniş bir arama planı devreye sokmuş durumda. Yetkililerin en büyük kaygısı, Toma’nın bir kez daha ülke dışına kaçmayı denemesi.
Bu bir ilk değil: 2009’dan beri süren firar serisi
Taulant Toma’nın hikâyesi, tek bir “akıl almaz firar” olayıyla sınırlı değil. Asıl çarpıcı olan, bunun dördüncü kaçışı olması.
İlk firarı 2009’da, Terni Cezaevi’nden oldu.
En çok konuşulan kaçışı ise 2013’te, yüksek güvenlikli Parma Cezaevi’nden arkadaşı Vamentin Frokaj ile birlikte gerçekleştirdi.
2013 firarından sonra Toma, 40 gün boyunca arandı ve Belçika’da yakalandı; Liege’de iade sürecini beklerken bu kez Belçika cezaevinden kaçtı.
Bugün gelinen noktada, aynı kişinin farklı ülkelerdeki “yüksek güvenlikli” hapishanelerden defalarca kaçabilmesi, insanları ister istemez şu soruya getiriyor:
“Sorun Taulant Toma’nın kurnazlığında mı, yoksa sistemin kendisinde mi?”
Kamera kayıtları inceleniyor: Yalnız mıydı, değil miydi?
İtalyan makamları, son firarın ardından Opera Cezaevi’nin güvenlik kameralarını tek tek incelemeye başladı.
Cevap aranan kilit soru şu:
Toma her şeyi tek başına mı yaptı, yoksa içeriden/dışarıdan yardım mı aldı?
Demir parmaklıkların kesilmesi, çarşaflardan ip yapılıp aşağı inilmesi, tüm bunların fark edilmemesi… Bunlar, “maksimum güvenlikli” ibaresinin yanına kocaman bir soru işareti koyuyor.
Ama asıl tablo, sadece bir gecenin güvenlik zafiyetinden ibaret değil; yıllardır konuşulan ama köklü çözüm getirilmeyen bir kriz var.
Rakamlar konuşuyor: Kapasitenin yüzde 133’ü dolu
İtalya’nın cezaevleri uzun süredir alarm veriyor. Rakamlar, durumu duygudan arındırıp çıplak gerçek hâline getiriyor:
Ülke cezaevlerinin kapasitesi yaklaşık 51 bin kişi,
Buna karşın içeride 62 binden fazla mahkûm var.
Yani cezaevleri ortalamada yüzde 133 dolulukla çalışıyor.
Personel tarafında da manzara farklı değil:
Tüm ülke genelinde 46 binden az cezaevi görevlisi görev yapıyor,
Hesaplara göre sistemde yaklaşık 20 bin kişilik personel açığı bulunuyor.
Bu şartlarda hem güvenliği sağlamak hem de insan onuruna uygun bir yaşam sunmak, kâğıt üzerinde kalan bir ideal hâline geliyor.
Opera Cezaevi: Yüzde 153 doluluk, yüzlerce görevli eksik
Toma’nın firar ettiği Opera Cezaevi, krizin somut bir örneği:
Cezaevinde 918 oda var,
Buna karşın içeride 1.338 mahkûm tutuluyor.
Yani cezaevi yüzde 153 oranında aşırı kalabalık.
Personel cephesinde tablo yine karanlık:
En az 811 görevli ile yürütülmesi gereken kurum,
Sadece 533 görevliyle ayakta tutulmaya çalışılıyor.
Bu, 278 kişilik ciddi bir açık demek. Böyle bir ortamda, gece vardiyasında yorgun bir personelin bir anlık dikkat kaybı, demir parmaklıkların sessizce kesilmesine bile zemin hazırlayabiliyor.
Bir başka deyişle; sistem adeta “hata yapmaya zorlanan” insanlar üzerine kurulmuş durumda.
“Son 25 yılın cezaevi politikaları çöktü”
Cezaevi çalışanlarını temsil eden sendikalar, bu son firarı tek başına bir skandal olarak değil, yılların birikmiş faturasının yeni sayfası olarak görüyor.
Onlara göre tablo çok net:
Aşırı kalabalık koğuşlar,
Yetersiz ve tükenmiş personel,
Yatırım yapılmayan, yenilenmeyen hapishane binaları,
Sadece “daha çok ceza, daha sert koşullar” üzerinden şekillenen politikalar…
Bu birleşim, hem güvenliği delik deşik ediyor, hem de mahkûmların temel insan haklarını zedeliyor.
Görevliler bir yandan “kaçışları önleyin” baskısı altında, diğer yandan her gün yeni krizlerle baş etmeye çalışıyor. Sonuçta ne güvenlik tam anlamıyla sağlanabiliyor, ne de kimse cezaevinden gerçek anlamda “iyileşmiş” olarak çıkıyor.
Asıl soru: Toma nasıl kaçtı değil, bu noktaya nasıl gelindi?
Kamuoyunda ilk refleks, “Nasıl olur da aynı kişi dört kez firar eder?” şeklinde oluyor.
Oysa soruyu biraz değiştirmek gerekiyor:
“Nasıl olur da, yıllardır bilinen aşırı kalabalık ve personel açığına rağmen bu sistem bu hâle bırakılır?”
“Nasıl olur da, ‘maksimum güvenlik’ etiketi taşıyan bir kurum, temel güvenlik adımlarını bile yerine getiremez?”
Taulant Toma’nın firarı, tek başına bir “zeki suçlu hikâyesi” değil. Aynı zamanda şunu gösteriyor:
Bir ülke, cezaevini gerçekten bir ıslah ve güvenlik kurumu olarak değil de, sorunları gözden uzaklaştırdığı bir depo alanı olarak görmeye devam ederse; duvarlar ne kadar yüksek olursa olsun, sistem en zayıf yerinden mutlaka patlıyor.
Kısacası, bu hikâyede asıl mesele, bir mahkûmun çarşaflarla duvardan inmesi değil; yıllardır üstü örtülen bir cezaevi krizinin artık saklanamayacak kadar görünür hâle gelmesi.

